HABERLER

Bir Abhazya Fotoğrafı

Gazeteci –Yazar Fuat Uğur gezdi, gördü, yeni Aktüel için yazdı…

Resmi heyetlerle ya da “Ben gazeteciyim, şuraları buraları görmek istiyorum” türünden bağlantılar kurarak değil, sırtımda bir çantayla, turist olarak girecektim Abhazya’ya.

Gazeteci –Yazar Fuat Uğur gezdi, gördü, yeni Aktüel için yazdı…

Resmi heyetlerle ya da “Ben gazeteciyim, şuraları buraları görmek istiyorum” türünden bağlantılar kurarak değil, sırtımda bir çantayla, turist olarak girecektim Abhazya’ya.

Maykop’taki dostlarım; Çetaw, Yedic ve Huade, müstehzi de olsa “İyi cesaret, hadi bakalım” diyerek destek vermişlerdi. Ve ben şimdi bu hayalimi gerçekleştiriyordum. Çadırla seyahat ettiğim gençlik günlerimi yâd etmek ya da “Bende hâlâ iş var” dedirtmek türünden bir yaklaşım da olabilirdi benimkisi. Bilmiyorum; belki, psikiyatrıma soracağım!

Yazı ve fotoğraflar: FUAT UĞUR

Krasnodar’dan Adıgey Cumhuriyeti’nin başkenti Maykop’a geldiğimde acı bir şekilde hatırladığım tek şey, Rusça-Türkçe sözlüğümü uçakta unutmamdı. “Boşver, idare ederim” dedim kendi kendime.

Maykop’taki üçüncü gecemde Adnan Huade’nin arzusuyla geç saatlere dek süren bir wunafe(*) sonrasında, sabahın 05:30’unda kendimi yarı baygın vaziyette, Abhazya sınırındaki Adler şehrine giden trende buldum. Hislerim alınmış gibiydi. “Ne olacak” diye düşünmedim çünkü o saat derin bir uykuya daldım ve öğleye doğru uyandığımda tren Karadeniz kıyılarında tıngır mıngır gidiyordu.

Heyecanlı mıydım? Evet, Kuzey Kafkasya’yı defalarca görmüştüm ama Abhazya’ya ilk gidişim olacaktı.

Gazsız mineral var mı?

Tren mütemadiyen Rusça konuşan insan larla doluydu. İyi de neden turist yoktu? Aslında bu soru çok saçmaydı, çünkü Rusların tamamına yakını turistti ve birçoğu da Abhazya’ya gidiyordu.

Maykop’taki arkadaşım Beroko’nun çantama sokuşturduğu sandviçi farkedip sevindim. Üstelik yanında gazsız su bile vardı. “Bizgaz (gazsız) mineral var mı?” diyerek dükkân dükkân do­laştığımı bildiği için bir güzellik yapmıştı işte. Saat 12:00’ye geliyordu, kilometrelerce uzayan Karadeniz kıyıları binlerce tatilci ile doluydu. Deniz çarşaf gibiydi ve bildiğimiz Karadeniz’den çok farklıydı. Bunun sebebi Karadeniz’in bu kıyılarının güneye bakmasıydı şüphesiz.

Adler istasyonunda indiğimde ilk işim Abhazya sınırına gidecek bir araç bulmaktı. Taksiyi tercih etmeyecektim çünkü amacım ülkenin derinini görmekti. İlk şok. Burada kimse İngilizce, Fransızca ya da bir başka yabancı dil konuşmuyordu; hatta şık giyimli, entellektüel görünümlü gençler bile. Nihayet bir polis “Do you speak English?” soruma olumlu yanıt verdi. Kırık dökük sözcüklerle beni bir dolmuşa bindirdi. Sıcakta epey bekledikten sonra yola koyulduk. Kişi başına 100 Ruble (3,2 Do lar) istendiğine göre uzun bir yoldu bu.

Yaklaşık 20 dakika sonra asfalt yol dan aniden bir tarlaya sapınca aklıma tuhaf korku filmleri geldi. Çevremdeki insanlara baktım, herkes çok rahattı. Korku filmlerinde de hep öyle olmaz mıydı? Kimse aldırmaz ama bela yine de gelirdi. Bununla da kalmadı, tarlanın ortasından geçen toprak yoldan epey gittikten sonra bir evin bahçesine girdik. Şoför, “geldik” anlamında Rusça bir sözcük söylemiş olmalı ki herkes aşağıya indi. Etrafa “sınır nerede” diye bakınırken tombul şoförümüz bir çifte beni “Amerikano” diye tanıtıp onların yanına “embedded” etti. Çiftin Abhaz olduğu her hallerinden belliydi. Kadın eliyle “Bizi takip et” dediği için çantamı sırtladım ve peşlerine takıldım. Epey yol gittikten ve labirent tarzı çeşitli koridorlardan geçtikten sonra kendimi yaklaşık 500 kişilik bir kalabalığın içinde ve pasaport kontrol noktasında buldum. Güneş tepedeydi, sıcaktı, yanımda ne bir şapka, ne de diğerlerinin önceden hazır ettiği şemsiyelerden vardı. Pasaport kontrol sırası bana geldiğinde aradan tam iki saat geçmişti ve görevli polise, Krasnodar’da nedense “potansiyel şüpheli” muamelesi görmeme neden olan yeşil pasaportumu uzattım. Yaklaşık 5 dakika sonra Abhazya’daydım. Rahat bir soluk aldım, çevreme daha bir alıcı gözle bakmaya başladım ve gördüğüm manzarayla ikinci şoka uğradım. Anlatılanlar doğruydu ve dahası eksikti bile; bir yeryüzü cennetine gelmiştim. Bir karış toprağın bile görünmediği, yeşilin en zengin tonlarıyla bezenen dağlarına, yamaçlarına baktım ülkenin. Anladım, bu ülke için gerçekten ölünürdü.

 

Muz, portakal ve limon ülkesi

Abhazya subtropikal iklime sahip bir ülke. Muz, portakal ve limon rahatlıkla yetişiyor. Ilıman bir Akdeniz iklimi var yani. Kilometrelerce uzayan sahili tertemiz. Kaldığım otel ise benim için tam anlamıyla bir sürprizdi. Çünkü verilen bir telefonla yer ayırtmak için aradığım İbrahim Bey’in müdürlüğünü yaptığı otel Abhazya Devlet Başkanı Sergey Beğapş’ın daçasıyla yan yana ve içinde her çeşit bitkinin olduğu muaz­zam bir koruluğun içindeydi. Yerleşme ve banyo derken yorgunluktan sızıp kalmıştım. Uyandığımda saat akşam 21:30 civarıydı ve ben açlıktan ölüyordum. Otelin yemek vakti ise çoktan geçmişti.

Bir hıyar, bir domates…

Yapılacak tek şey kalmıştı, şehre gidip bir lokanta bulmak. Karanlık bir yamaçtan inerek yola çıktım ve 10 dakika bekledikten sonra damalı işaretiyle taksi olduğunu anladığım bir otomobili durdurup bindim. Tahmin ettiğiniz gibi, şoför beni, ben onu anlamadım ama ona yemek yeme işaretini yaptığım için şehrin içinde bir yerde durdu. Çevreme göz gezdirdim, marketler açıktı, sokaklarda insanlar vardı ve şehir yaşıyordu. Bu hoşuma gitti ve biraz da cesaret verdi bana. Üzerinde Kiril alfabesinin yanı sıra Latin alfabesiyle “Cafe-Resto” yazan bir yere girdim. İkisi genç, biri 40 diğeri de 60 yaş civarında olan dört kadın bir masanın etrafına oturmuşlar sebze ayıklayıp sohbet ediyorlardı. Beni gö rünce 40 yaş civarında olanı ayağa kalktı, bir şeyler söyledi. Rusça ve Abazaca, ötesi yok. O zaman yine el işareti, ellerimi ağzıma götürüp meramımı anlattım. Anlamışlardı, beni bir masaya oturtup önüme bir mönü koydular. Oh ne güzel, aç ve sipariş et. Durun bakalım o kadar kolay değil, tüm yemekler yine Kiril alfabesiyle ve Abazaca. Bunları bilmediğimi söylemeye çalıştığımda kadınlar artık kıkırdamaya başlamışlardı. Genç olanlardan biri kayboldu ve az sonra karşıma dikildi. Elinde bir hıyar, bir de domates vardı. Abazaca ve muhtemelen “Bundan istiyor musun?” diye sordu. Başımı salladım, hep birlikte kahkahaları koy verdiler. Diğeri elinde dilimlenmiş patateslerle geldi, onu da istediğimi söyledim. Sonunda 40 yaş civarında olduğunu tahmin ettiğim ve lokantanın sahibesi olduğunu sandığım kadın elinde bir çiğ tavukla göründü, ben sevinçle “Hah, işte ondan da istiyo rum” dedim. Artık her şey çığrından çıkmıştı, kadın gülme kriziyle yere yuvarlandı. Katıla katıla gülüyorlardı halime. Ama hepsi bir yana beni mükellef bir sofrayla ağırladılar. 40 yaş civarında olanın adı Balina’ymış. Evet, bildiğiniz Balina. Genç kadınlardan biri Aida, diğeri Mira idi. Geri dönüş ise üç kilometrelik karanlık ve ağaçlık yolu yaya olarak katederek gerçekleşti. Biraz korku, biraz spor ile adrenalinim epey yükseldi. Demografya Bakanlığı bürokratlarından Erkan Koturba ertesi gün, gece nasıl yemek yediğimi öğrenince hafif tertip dehşete düştü, “Ben size eşlik edeyim de gezdireyim, yalnız başınıza dolaşmayın’ diyecek oldu. İbrahim Ayüdzba amacımı anlamıştı: “Boşver, böyle gezmek istiyor, kaybolursa da buluruz” diye onu rahatlattı.

Bağımsızlığın tanındığı gün

Aslında Erkan ve İbrahim beylerle bu konuşmamız ertesi gün Park Slavi adlı geniş park ve meydandaki anma töreni sırasında gerçekleşti. Bir rastlantı eseri Rusya’nın Abhazya’nın bağımsızlığını tanıdığı günün birinci yıldönümüydü o gün. Törene biraz geç kalmış olsak da şehit aileleri, papazlar dahil tüm din adamları şehitler anıtına çelenkler koyup saygı duruşunda bulunuyorlardı. Bu arada belirtelim, Abhazya’da yaşayan Abaza nüfusunun önemli bir bölümü Hıristiyan.

Hüzünlü ama bir o kadar da mutluluk verici bir yıldönümüydü bu. 16 yıllık bir mücadelenin sonunda bir Çerkes devleti kurulmuştu ve adı Abhazya Cumhuriyeti’ydi. Rusya ve şimdilik Nikaragua’nın tanıdığı bu Abhazya, savaştan ağır hasarlar alarak çıksa da başı dik bir ülkeydi. Savaşın en çok yaşandığı Başkent Sohum, virane evlerle doluydu ve restorasyonu belki yıllar alacaktı.

Ama tüm bunlar, ülkenin, ülke vatandaşlarının geleceğe yönelik inancını köreltmiyordu. Abazalann ve bu ülkede yaşayan tüm diğer halkların bu toprakları nasıl benimsediklerine Sohum’a yakın mesafedeki Novi Afon kalesini ziyaret ettiğimde yakından tanıklık ettim.

“Sürgünde change edilenler” Novi Afon büyüleyici güzellikte turistik bir sahil kasabası. Tüm Ortodoksların adeta hac yeri olan Novi Afon Kilisesi ile dünyanın en derin üçüncü mağarası ve yüzlerce metre yükseklikteki dağda, milattan sonra 740 yılında Arap istilalarına karşı inşa edilen Novi Afon kalesi tarihi ve doğal zenginliklerinden bazıları.

Kan ter içinde kalarak Novi Afon kalesine çıktığımda önce kalenin içindeki kuyudan çektiğimiz suyla yüzümüzü gözümüzü yıkadık. Yanımdaki rehberim ve şoförüm Haluk Kımza’nın önerisi üzerine, bir anlık tereddütten sonra kalenin burcuna tırmanırken buldum kendimi. Tam yukarıda üç sürpriz bekliyordu beni. Birinci sürpriz, inanılması güç, doyumsuz bir manzara, diğeri de orada verilen bir mini partiydi. Elimize tutuşturulan plastik bardaklara şarap dolduruldu, “Ne oluyor” demeye kalmadan durumu Haluk öğrenip açıkladı. Abhazya’da yaşayan bir Ermeni ve Rus aile, Rusya’nın Abhazya’nın bağımsızlığını tanımasını kutluyorlardı. Haluk Kımza’ya “Aman ne olacak, içmek için bahane olsun yeter ki” dedim. Haluk “öyle deme abi” dedi, “onlar kendilerini buraya ait hissediyorlar”. Utandım tabii söylediklerimden.

Neyse, Abhazya’nın geleceğine kadehler kaldırıldı, konuşmalar yapıldı. Ermeni olanın adı Levan’mış. Novi Afon kasabasında turizm rehberiymiş. Hemen sordum, “Anadolu topraklarından mı geldiler” diye. Üçüncü sürpriz de Levan’ın verdiği cevaptaydı. Levan’ın dedeleri Samsun’dan sürgün edilmişler. “Benim dedelerim de bu topraklardan Samsun’a sürgün edilmiş, hemşeriyiz yani” dedim. Şaşırma sırası Levan’a gelmişti, gözleri biraz buğulandı ama bu mutlu günü gölgelemedi. Neşeyle “Ooo süper, demek ki bizimkilerle sizinkiler ‘change’ edilmiş” dedi. Bu lafa gözlerimizden yaşlar gelinceye kadar güldük.

Yılda 2 milyon turist

Aslında Abhazya’da hayli yüksek sayıda Ermeni kökenli insan yaşıyor. Bindiğim bir taksi şoförü de onlardan biriydi. Hatta Türkçe de biliyordu. “Benim babam ve anam Trabizon’dan geldi, biraz biraz bilürüm Türkçeyi” dedi. İstediğim yeri bulacağım için sevindim. “Park Slavi’yi biliyor musun, hani Ras pekt Mira Caddesi’nin oradaki” dedim. Hatırlamadı. “Nasıl olur, hani Sohum’un en işlek caddesi, alışveriş filan yapılıyor ya” diye üsteledim. “Haaa anladım” dedi, “alışveriş yapılan yer” ve beni pazara bıraktı. Sinirlenmedim, yine doğal akışına bırakmak en iyisiydi. İhtiyacım olan küçük bir “free back” alacağımı hatırlayıp pazara daldım. Orada yol sorduğum İrene adlı 50 yaşlarındaki bir Rus hanımefendinin pırıl pırıl Fransızca konuştuğunu fark edince koyu bir sohbete daldık, İrene beni sağ dan direksiyonlu, yeni aldığı özel aracıyla Park Slavi’ye bıraktı. “Para ödeyebilirim” dedim veda ederken. Gülümsedi, “Hayır ben yalnızca size yardım etmek istedim”.

Abhazya 240 bin nüfuslu bir ülke ama yılda 2 milyon turist ağırlıyor. Diğer ülkelerden gelenler de var ama turistlerin çoğu Rus olduğu için plaj ve diskoteklerde Rus pop müziği ezgileri hâkim. Lokantalarda da Rus damak tadına uygun yemekler yapılıyor. Sere serpe Rus genç kızları, sürekli siyahlar içinde gezen Abhaz gençlerinin aklını başından alıyor. Abhazya’nın en büyük gelir kaynağı turizm. Rusya’nın bu yıl verdiği 400 milyon dolarlık hibe şeklindeki kredi de altyapı yatırımlarına gitmiş. Yeniden yapılanma için ticaret yollarının açılması ve deniz kıta sahanlığının tanınması gerekiyor Abhazya’nın. Gürcistan da kıta sahanlığı konusunda cimde koz olduğunu düşünüyor ve sık sık Abhazya’ya giden gemilere el koyuyor. Bunlardan sonuncusu Buket adlı yakıt taşıyan bir Türk tankeri oldu. Bu yüzden gelişimden bir gün önce ciddi bir benzin sıkıntısı yaşandı Abhazya’da.

“Tren steyşın, çuf çuf…”

Ve dönüş. Bu kez sınıra erkenden gittim. Gelişimdeki kalabalıkla karşılaşmayacağımı düşünmekle yanıldığımı orada anladım. Ama işler daha hızlı gitti ve derhal dolmuşların oraya attım kendimi. Kahya ve şoförlere “tren steyşın” filan diyordum ama anlayan beri gelsin. Tren bu yahu, uluslararası bir laf değil mi, neden kimse bilmez derken yine işaret diline başvurup, kollarımla destekleyerek “çuf çuf sesleri çıkardım. Kahya büyük bir şey keşfetmişçesine “Haaaa, vasgal, vasgal” dedi ve beni kolumdan tutarak bir dolmuşa doğru sürükledi.

Son bir not. Abhazya’ya gidenler Lıkhnı (Lıhnı) köyüne ve dönüş yolundaki şarap tadım merkezine uğramayı ihmal etmesin. Karadeniz’de bol miktarda olan ve pekmez bile yapılmayan siyah üzümlerden üretilen şaraplar Rusya’da milyonlarca şişe tüketiliyor. Tatlısı da sek olanı da var. Bu arada bademli kanyaklarını, Ça-Ça adlı 50 dere celik votkalarını da söylemeden geçmeyelim.


(*) Wunafe: Çerkeslerde muhabbet sofrası.

 

Aktüel Dergisi – 2009

 

Yoruma kapalı.

Scroll To Top